Alice Los Angeles’ta: The Bazaar by José Andrés


“Restoran hem gözümü, hem de midemi memnun etmeli” diyenlere kesinlikle öneririm

Alice Los Angeles’ta: The Bazaar by José Andrés

Charles Lutwidge Dodgson’ın takma bir isimle yazığı “Alice Harikalar Diyarında”, tavşan deliğinden geçerek birbirinden farklı, eğlenceli ve fantastik alemlerdeki serüvenlere atılan küçük bir kızın hikâyesini anlatır.

Son dönemde Los Angeles’ın harikalar diyarı olarak adlandırılan yeme içme merkezi için bahsettiğimiz tavşan deliği, şehrin popüler otellerinden olan SLS Hotels Beverly Hills, bu büyük dünyanın ismi de The Bazaar by José Andrés.

José Andrés, 60’lı yılların başında, cebinde çok az miktarda para ile Amerika’ya gelen gastronomi aşığı heyecanlı bir genç iken; bugün yakın arkadaşı Ferran Adria gibi, İspanyol lezzetlerini yaratıcı bir bakışla yorumlayarak, Times dergisinin “En Etkili 100 Kişi” listesine adını yazdırmış, ülkede sayısız restoranı olup ödüle doymayan bir dev durumunda.

2008’de Los Angeles’ta açtığı The Bazaar da, Philipp Starck imzalı ilginç tasarımıyla büyük beğeni toplamaya devam ediyor. Ortada, sıvı nitrojenin de sahneye çıktığı harika kokteyler sunan büyük bir bar kısmı, girişte keyifli bir teras, özel misafirlere tadımlar sunan şefin odası, küçük tabaklarda büyük lezzetler yakalayabileceğiniz rojo y blanca ve cıvıl cıvıl pastane kısmı her insana hitap edebilecek ayrıntıları bünyesinde taşıyor.

Benim de mutfağı izleyebilmek için oturmuş olduğum ana yemek bölümü Rojo Y Blanca, cam masaların altında kırmızı neon ışıkların kesiştiği karanlık ancak çarpıcı bir havaya sahip.

The Bazaar, müşterisine damak hoşluğu, başlangıç, ana yemek gibi sıralanan klâsik bir menü sunan restoranlardan değil. Burada tapas mantığıyla hazırlanmış eğlenceli ve küçük tabaklar var. Biz de uzun menüsünden ufak atıştırmalıklar seçerek geceye başlıyoruz.

Orta Amerika ve Küba yiyeceği iken, İspanyolların Amerika’yı istilasından sonra daha çok matadorlarla anılan guacamole, ezilmiş avokadonun içine domates ve tuz eklenerek hazırlanan bir meze. Bazaar’da ince turp dilimlerine sarılarak önümüze gelen guacamole de güzel bir şekilde yorumlanmış.

Bir sonraki havyar, kağıt kadar ince hamurlardan yapılmış külahlar içinde. Sunumu oldukça seksi olsa da, damağımızda pek de iz bırakmayan bir lezzet oluyor.  

Yine klasik bir İspanyol salatası olan pipirrana,  endülüs usulü sebze karışımı ve deniz kestanesi ile, küçük hamburger ekmeklerine benzeyen “dumpling” gibi bir malzeme arasında servis ediliyor. Ancak ahşap kaptaki sunumuyla “dimsum”ı andıran bu minik burgerlerdeki kestaneler, Ege’deki muadillerinden lezzet olarak çok geride kalıyor.

İstiridye, limon ve jamon kreması ile lezzetlendirilmiş olsa da açıkçası ben ne buradaki gibi yağda, ne de tavada pişmiş istiridyeyi tercih ediyorum. Bana kalırsa, tazeyken çiğ yenildiğinde tadı çıkan bir deniz ürünü istiridye.

Çiğ yenmesi gereken bir başka lezzet de iberico jamon. “Pata negra” olarak da anılan bu yağlı ve lezzetli et, yeşillikle beslenen siyah tırnaklı domuzlardan elde ediliyor. Bu ehlileştirilmiş İber Yarımadası domuzları ne kadar çok meşe palamutuyla beslenirse ve etin kurutma aşaması ne kadar uzun tutulursa o kadar lezzetli olan “jambonların şahı” buradaki gibi birinci kalitede olunca, biz de çiğ olarak tükettiyoruz.

Sonrasında, sahanda kırılmış köy yumurtaları üzerine atılan iberico jamon ve enfes bir ekmeği crouton’a dönüşmesine az kala çıkartıp yanına iliştiren harika bir sentezle de damağımızdaki şenlik devam ediyor. Sadelikten gelen bu enfes tat, malzeme kalitesini ön plana çıkararak bunun aslında ne denli önemli olduğunu da ortaya koyuyor.

Sotelenmiş karidesin içinde bir miktar sarımsak var. İspanya’daki tapas menülerinde oldukça meşhur olan bu bileşene renk katan diğer bir demirbaş malzeme ise Bask Bölgesi’ne özgü “guindilla” biberi.

Bir başka deniz ürünü tercihimiz olan yengeç güzel bir şekilde sotelenip wok tavada çevrilmiş. Velancia’nın simgesi hâline gelen pirinç yemeği “paella” yatağı üzerine oturtulup üzerine Frenk soğanı serpilen yengeç, ısmarladığımıza değiyor.

Mekâna yaraşır bir yaratıcılık taşıyan piliç kroket, buzdan bir ayakkabı içinde misafirlerin önüne geliyor. Lezzet olarak ise başarılı bir şekilde kızartılmış, yani “deep fry” bir tavuk olduğunu söyleyebilirim.

Philly cheesesteak’te carpaccio kalınlığında kesilmiş wagyu bifteği, pişi benzeri hazırlanmış içi peynirli, yumuşak bir hamur üzerine yerleştiriliyor. Oldukça sıcak olan bu balon hamur ile temasında bir parça pişen enfes “finger food” atıştırmalık, adeta bir wagyu tataki!

Ana yemeklerdeki son tercihimiz gecenin zirve noktası oluyor: wagyu yanak tandır. Herhalde Japonların aklına bu nefis eti tandır şeklinde pişirmek hiç gelmemiştir! Siyah beyaz mini fırın patateslerle çizdiği tablo ile önce gözümüze hitap eden, Kanarya Adaları’na özgü kırmızı ve yeşil mojo bitkisinden hazırlanan, baharatlı “mojo rojo” sosuyla yakaladığı harika uyumla da damağı mest eden yumuşacık wagyunun lezzeti adeta uçuruyor!

The Bazaar’da yemek faslını bitirip de ağzınızı tatlandırmak isterseniz, garsonunuz sizi “dessert room” adlı tatlı odasına buyur ediyor. Pembe taşlarla kaplı duvarların önünde sergilenen çeşit çeşit tatlıların bulunduğu oda, rengarenk görüntüsüyle bu kez sanki Alice’in çay partilerini andırıyor.

Burada denediğimiz tatlılardan; karamelli ekmek, tatlı çörek brioche dondurması ile çikolatanın buluştuğu pan con chocolate, krem karamel ve brulée’yi andıran, turunçgillerin başrolde olduğu meşhur tarif traditional spanish flan ve İspanyolların ekmek kadayıfı diyebileceğim, beyaz çikolata dondurmalı ve limon soslu ikramları çok hoşumuza gitti.

Yazının başında bahsettiğim gibi restorana girer girmez solda, üstü kapalı, önü açık balkon şeklinde bir teras bölümü mevcut. Keyifli bir dekorasyonu olan bu cumba tipli kısım, yemeğin ardından dijestiflerinizi yudumlarken puro keyfi sürmeniz için gerçekten güzel bir ortam.

Yıldızlı birçok restoranın kapısına kilit vurduğu şu son yıllarda, ciddi rafine restoran görüntüsünden uzak, eğlenceli bir atmosferle tapas stilinde yaratıcı bir menüyü birleştirerek istisna yaratması, The Bazaar’ı şehrin güçlü isimlerinden biri yaptı.

Restoran ayrıca benim kalabalık restoranlara karşı olan tavrımın bir istisnası oldu. Çoğunlukla bu kapasite ve yoğunluktaki yerlerden keyif almak benim için zor olsa da, 417 kişilik bu sıra dışı atmosferde, İspanyol lezzetleri eşliğinde gayet hoş bir gece geçirdim.

Bu yüzden “Restoran hem gözümü, hem de midemi memnun etmeli” diyenlere kesinlikle öneririm...

Ağız tadınız ve keyfiniz bol olsun...

http://sbe.com/restaurants/locations/thebazaar-beverlyhills/
5900 Wilshire Blvd.
31st Floor
Los Angeles, CA 90036
+1 323 655 8000


Bu Yazıyı Paylaş


İlginizi Çekebilir


Gratitude: Los Angeles’ta Vegan olmak

Vegan beslenmenin gittikçe popülerleştiği Los Angeles'ta, renkli ve leziz bir seçenek...

Catch: Hollywood Semalarında Romantik Bir Teras

Hafta sonları güneşin, doğanın, manzaranın ve deniz ürünlerinin tadını çıkarabileceğiniz nefis bir Los Angeles adresi...